Genç Yazılar
Genç Hikayeler
Genç Şiirler
Genç Makaleler
Genç Fikirler
Genç Mizah
Haftanın Genç Yazısı
Genç Yazarlar Komitemiz
Üyelik İşlemleri

mail.jpg (2821 bytes)

Yazılarınızı göndermek için tıklayın

 
Bu yazı 223 kez okunmuştur.
GİSA

       GİSA         

 

         Yıl 2158…Canım Türkiye’m AB’ye girememiş ama bütün ekonomik sorunlarını çözmüş, Irak ve Kıbrıs meselelerini kapatmış, ulusunun eğitim  düzeyini  yükseltmiş , yaşanılabilir bir ülke durumuna gelmişti. Ama maalesef  bu mutluluk ortamı çok sürmedi. Çünkü küresel ısınma, Dünya’nın birçok ülkesinde hissedildiği gibi Türkiye’de de çok ağır bir şekilde hissedilmeye başlamıştı.

         2000’li yılların başında su seviyelerinde ciddi artışlar olmuş, sahil kentlerini su basmıştı (bizim okulu da su basmıştı; ama bu baskının  nedeni bir parça farklıydıJ ). İnsanlar kıyılardan iç kesimlere göç etmişlerdi. Ama buralarda da başka bir sorun vardı: Kuraklık. Sıcaklıklar o kadar çok yükselmişti ki; Tuz Gölü tamamen kurumuştu. Artık tuz elde edilemeyecek durumda olduğundan üstüne yapay tuz üretmek için fabrika kurulmuştu. En derin gölümüz olan Çıldır Gölü’nün sularının yarısından fazlası buharlaşıp gitmişti. Artık çok kurak mevsimler geçtiği için tarım da yapılamıyordu. İnsanlar tabletlerle beslenmeye başlamışlardı.

         Bilim insanları bu kuraklığa bir çare bulamayacaklarını anladıklarında, Dünya da  onlarla beraber uyanıyordu. Yeni çözüm belliydi aslında…2088 yılında yılında yeni bir yaşam küresi keşfedilmişti. Hem de Milkyway (Bu dönemlerde Türkçe o kadar yozlaştı ki, artık Samanyolu İngilizler gibi söylenilmeye başlandı.) sınırları içinde.

         Bu yeni gezegene o zaman IAU ( Uluslararası Gökbilim Derneği) tarafından “Gisa” adı verilmişti. Güneş’e uzaklığı Dünya’dan biraz daha fazlaydı. Ama insanların yaşamasını önleyecek kadar soğuk olmadığı tahmin ediliyordu. Üstünde canlı yaşamı bulunup bulunmadığı hakkında bir bilgi henüz yoktu. Küresel bir yapıdaydı. Çevresi aynı Jüpiter ve Satürn’deki gibi gaz halkasıyla kaplıydı. Dört tane uydusu vardı.

         Çin, Kanada, Türkiye, Japonya ve Norveç bu yeni yaşam küresinde yaşamak için kolları sıvadılar ve uzay programlarına hız verdiler.Artık amaçları belliydi: Kendilerine yeni bir yaşam alanı bulmak...Ama bundan diğer devletlerin haberleri olmamalıydı. Yoksa uzay programları başlamadan biterdi.( Kısaca; bilmem kaçıncı Dünya Savaşı başlardıàGerçi insanlar artık savaşlara alışmışlardı. )

         Mühendisler bu yaşam küreye gidebilmek araç tasarlamaya başlamışlardı. Bir yandan da jeomorfologlar bu gezegendeki yeryüzü şekillerinin oluşumunu, dağılışını ve insan yaşamı üzerine etkilerini araştırmaya başlamışlardı. Gelişmiş teleskoplarla yapılan gözlemler bir dereceye kadar başarılı oldu; ama insan yaşamı söz konusu olduğu için yeterli gelmedi. Çünkü bilim insanları gezegenin kuzeyinde açık olarak fark edilemeyen yükseltiler görmüşlerdi.

         Bu sırada uzay mühendisleri yaşam küreye göndermek için bir “arketip” (Türkçe’si ilk örnek demek) hazırladılar. İçine daha önceden hazırlanmış robotları yerleştirmeye başladılar. Ve bazı  deneylerde bulundular. Sıra bu arketipi uzaya göndermeye gelmişti.

         Fırlatma ünitesinin Kanada’ya kurulması kararlaştırıldı. Kanada’nın güneyindeki Ottawa şehrinde hazırlıklara başlanıldı. Fırlatma yastıkları hazırlatıldı. Ve arketip 30 Ekim’de uzaya gönderildi. Üç gün sonra yaşam küreyle ilgili görüntüler alınmaya başlanıldı. Heyecan şimdi başlıyordu…

         Robot kameralarına göre insanoğlunun yeni gezegeninde volkanizma faaliyetleri vardı  ve bu faaliyetler oldukça  fazlaydı.  Taş  küreyi  püskürük kayaçlara benzeyen kayaçlar kaplıyordu. Camsı bir yapıları vardı. Ama  kesin sonuçlar için örnek gerekiyordu. Eee tabi robotlar da bu işler içindi…

         Örnekler alındı paketlendi ve Dünya’ya getirilmek üzere arketip içindeki bölmelere yerleştirildi.( bu bölmeler özel olarak, Amerika’dan beyin göçü ile kazanılan elemanlara yaptırılmıştı. Çünkü artık Amerikan işçilerin günlük ücretleri çok ucuzdu.)

         Sıra yeryüzü şekillerinin incelenmesine gelmişti: Volkanik püskürmeler büyük alanlarda gerçekleşiyordu. Tabla şeklindeki volkanlar yer küreyi kaplamıştı. Bu volkanların arasında da maarlar vardı.

         Her yer gayzerlerle kaplıydı. Adeta yer kanıyordu. Oluşuma volkanik set göllerine benzeyen göller vardı. Lavlar vadi önlerini kapatmışa benziyordu. Robotlar bu göllerin sularından madde örneği aldılar. Su hayatı yok gibi gözüküyordu .  Ama  bakteri  gibi  canlılar olabilirdi. Bu  yüzden örnekler  incelenmeliydi.

         Gökyüzü Dünya’daki insanların alışmış olduğu mavilikten çok uzaktı. Gri bir hava vardı. Belki hava bile değildi. Çünkü oradaki karbondioksit ve oksijen yoğunluğu henüz bilinmiyordu. Robot havadan da madde alarak olası gezegendeki gezintisine devam etti.

         Bu arada her şey ortak uzay üssündeki bilim adamlarınca izleniyordu. Türk bilim adamlarından biri gökten tüf yağdığını fark etti. Sonra da bir sarsıntı… Bir volkan patlayacaktı. Robotun kuzeyindeki bir volkan patladı ve püskürme başladı. Lavlar akıyordu artık. Derken onun kuzeybatısındaki diğer volkan da gürültülü bir şekilde patladı ve püskürdü.

          Uzay üssündeki bilim insanları bu gelişmeyi heyecanla izliyorlardı. Belki hepsinin kafasında aynı düşünce vardı: “Biz bu gezegende nasıl yaşayacağız?” Çünkü eğer bu kadar sık volkanizma faaliyetleri oluyorsa burada yaşamak zor olacağa benziyordu.

         Volkanların akması devam ederken, üsdeki bilim insanları robotları arketipe yönlendirdiler ve onlara “ gezegenin güneyine git! ” komutunu verdiler. 13 dakika sonra arketip gezegenin güneyindeki kırıklı alanlara inmeye çalışıyordu. Bilim insanları bu gezegende de fay hatları olduğunu teleskoplarla görmüşlerdi. Şimdi sıra bu fayları incelemekteydi.

          Robotlar sismik dalgaları ölçmek için yere birkaç sismograf yerleştirdiler. Ve alanda gezinip buradan da toprak örnekleri toplamaya başladılar. Burada birkaç eski ot köküne de rastladılar ve onlardan da örnek aldılar.

         Robotların eski devirlerden kalma bir çeşit bitki fosili bulması uzay üssündeki bilim insanları arasında çok büyük bir heyecana neden oldu. Eğer burada eski devirlerden kalma bitki fosilleri bulunabiliyorsa, bu gezegende hayat da olabilirdi. Belki eskiden bu topraklar, step alanlarıyla doluydu. Hatta belki ormanlar bile vardı diye düşünüyorlardı; ama ne yazık ki yanılıyorlardı.

         Sıra bu yeni yaşam küredeki –Gisa- sıcaklık durumlarını incelemeye gelmişti. Robotlar gün boyu sıcaklık ölçümleri yapmışlardı. Daha sonra da buldukları sonuçları termik haritalar yaparak computerlarında ( anlaşılacağı gibi bilgisayar da artık İngilizce söyleniyorL ) depoladılar.

         Bu kadar araştırmadan sonra robotlar görevlerini tamamlamıştı. Ve artık Dünya’ya dönme zamanıydı.

         Kasım’ın  ilk  günleri , insanlığın  yeni olası gezegeninden  gelen madde örnekleri incelenilerek geçirildi. Ve bu gezegende  çok zor da olsa yaşanılabileceği anlaşıldı. Ama şimdi çok daha büyük bir sorun vardı: Gisa, Dünya’nın sadece sekizde biri büyüklüğündeydi. Bu yüzden de bütün insanların bu gezegene taşınması ve burada yaşamaları imkansızdı.

         Üsde bütün bunlar tartışılırken, bilim insanlarını üzen bir şey oldu. Çin, Kanada, Türkiye, Japonya ve Norveç ülkeleri tarafından uygulanan bu proje basına sızdırıldı ve gelişmelerden diğer devletlerin de haberi oldu. Tabi ki, bütün siyasi dengeler alt üst oldu, bu beş devlet arasındaki gizli anlaşma diğer güçleri kızdırdı. Bir kaos ortamı yaşandı. Projenin gerçekliği sorgulandı. Birtakım bilim çevreleri başka bir “Dünya” olabileceği düşüncesini reddettiler. Tabi din adamları da…

         İnsanların geleceği yine insanlar tarafından tartışılırken aslında ortada çok daha önemli bir sorun vardı: İnsanlığın o zamanki durumu…Çoğu insan yemek için kullanılan tabletleri bulamadığından, ya da  susuzluk veya hastalık gibi nedenlerle ölüyordu. Küresel ısınma öyle bir boyuttaydı ki, Dünya sanki insanların yaşamasına izin vermez duruma gelmişti.

         Ekvator’daki yağmur ormanları ve Kongo havzası bile susuzlukla boğuşuyordu. Çoğu hayvan yiyecek ve su bulamadığı için ölmüştü.  Ekosistemin düzeni tamamen bozulmuştu. 2158  yılıysa  işte  böyle  tartışmalarla  geçiyordu.

         Bir şeyler yapılması gerekiyordu. Bütün insanlık bunun farkındaydı. Ama artık faydasızdı. Çünkü bütün çevre bilimciler daha her şeyin başındayken uyarmışlardı. Şimdi ise;  “DÖNÜŞ YOK” diyorlardı.                                        

                                                              

                                                       

                                                       

                                                       

                                                       

                                                       

                  Birden ekran karardı ve jenerikte şu sözler akmaya başladı:

 

 

 

2000’li yılların başında tüm bunlar insanlık tarafından düşünülüyor buna karşın önlem alınmaya gerek duyulmuyordu. Bazı filmler yapılıyordu; konferanslar, paneller düzenleniyor; bildiriler okunuyordu. Ama bu çabalar yeteri kadar ilgi görmüyordu. Dünya  Amerika’nın Ortadoğu politikalarıyla uğraşırken, Türkiye ise güney sınırlarının güvenliği ve Kıbrıs’la meşguldü...Ama 2006 kışında birçok şey anlaşılmaya başlandı. Çünkü kış, kış gibi geçmiyordu. Yazdan kalma günler yaşanıyordu ülkenin çoğu yerinde. Bu yüzden bu belgesel filmi öncelikle Türk halkını daha sonra da tüm Dünya’yı uyarmak için yapılmıştır…

 

 

 

         İnsanlar, gördükleri filmden büyülenmiş gibiydiler.Gerçekten Dünya yüz yıl kadar sonra böyle bir duruma gelebilir miydi? Kafalarında bu soruyla küresel ısınmanın anlatıldığı  ilk Türk belgeselinin gala salonundan ayrılmak üzere ayağa kalktılar.Hepsi düşünüyordu…    

Belirtilmedi
Bu yazıya oy verin < çok iyi > < iyi > < orta > < vasat > < kötü >
 
Genç yazarlar Kulübü / Web Tasarım : Orhancam